Deneme 1 2 3.
Mühürlenir, özgürlüğün gür sesinden önce özün geldiğini bilmeyen kimsenin, özgürlüğü. Öz, bilinmeyince silinir surette izi. Eğer izler silinirse izlenebilecek bir yol kalmaz geride. Bir kelime oyunu mudur ki öz ve özgürlüğün ilişkisi? Yoksa daha derinlere, öze mi inmeliyiz anlayabilmek için?
Akşamı ediveriyoruz, ekmek ve suyla değil de yanlış fikirlerle. Yanlışın ne olduğunun artık mutlak bir manası kalmadıysa da çevremizde, mutluluğumuzun yokluğu bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyor bize. Duyuyoruz ama üzerinde durmuyoruz. Eskileri çokça anıyoruz ama anmalarımız pembe bir sis bulutundan, mutluluğun var olduğu bir diyar düşü gibi. Benimseme yok, takip yok. Özümüze az buçuk aşinayız ama alışık değiliz. Nasıl özgürleşiriz diye sorduğumuz yaşta, kulağımıza fısıldıyor psikoloji; en önemli sensin, yegâne amacın senin kendini gerçekleştirmen, içine dön. Her şeyi böyle çözebileceğini sanıyor. Ve içimizde yalnızlaşıyoruz bu bencillikle. Korkularımız, korkuluğa dönüşüyor ruhumuzda. İçimiz de tenha bir tarlaya. Ne ekeni kalıyor, ne ekini. İnsan peki nasıl özgürleşeceğini, nereye bakarak bulabilir? İçimizde olmayan neyi bulmalıyız dışarıda? Zor mudur ki ona erişmek, hatta kavuşmak? İthal ilaçlardan fazla yan etki barındırır, ithal fikirler. İlişkilerimizi, evliliklerimizi, yaşamamızı bozan şeyler dilimizin altında birikir, ithal olana yöneldiğimizde. Eğer diyorum aynada gördüğüm yüz çizgileri kadar ilgimi çekerse coğrafi sınırlar ve bu sınırlarda yaşananlar, o zaman daha makul biri olabilirim. Çünkü insan anladıkça anlam katar yaşama. Ancak anlam peşinde kaç kez yanlış şeylerin müptelası oluruz. Köşe başlarında bekler daima bizi, anlam satıcıları. “Körler ülkesinde gören gözümüz kaç kez hastalıklı sayılır”, kim bilir. Yaşamın anlamı insanla başlamıştır oysaki, yeniden bulunacak sırları pek azdır. Yine de tüm bunlar cevabını vermeye yeterli değil insanın nasıl özgürlüğüyle barışıp kavuşacağının.
Karanlık sularda yüzen tahta gemileri fareler kemirirken, derin bir mana arayanlar kimler, bilirsem, yola çıkacak yeni bir gemide dümen tutabilirim. Sarsılmayan bir bina yapmanın yolunun, sarsılmayan bir karakter inşa etmekten geçtiğini bilirsem, 600 yıllık eserlerin sırrına vakıf olabilirim. Ama bilmek yeter mi bunları? “Harfler harp düzeni” almıyor ki artık. Bir tükeniş çağı bu. Tüketmeden tükenen kalemleriz hepimiz. O halde her şeyin hızla yükselip alçaldığı, çok sevilip çabuk unutulduğu bu çağda nasıl yere çakılmadan yaşarız? Üstümüze sinen gölgesinin esaretinden nasıl sıyrılabiliriz? Mecra ve merceklerin ışığını karanlıktan aydınlığa çevirirsek, özlemini duyduğumuz şeyleri halimize ahvalimize katarsak “belki kurtulur gemi”. Yanlış anlaşılmaktan değil, belki hâlen anlaşılmıyor olmaktan kaygılanabilirim o zaman. Okumak istediğin, okunması gereken kitaplar o vakit bulunabilir kitapçılarda, vitrinleri süslemese de. Tüketmezsek aslında türeyemezler. Ve arkasına bakarsan aldığının, üretemezler sana sormadan. Sen yumuşak başlısın ey özgürlük arzusuyla yanıp tutuşan. Başın nicedir dik değil, kabul etmişsin ve sımsıkı kucaklamışsın. Mevlana’nın öğretisini baştan yanlış almışsın. Dilindeki tüm ezberler kaydırmaların eseri.
Özümüzü oluşturan şey atom tanecikleri değil olgun fikirlerdir. Alem içindeki alem fikir gerektirir, zikir gerektirir, değişim ve dönüşümün güzelini gerektirir. Bir derde sahip olduğunda tekrara düşmekten korkar olursun yazarken değil yaşarken. Eğer tüm bu karmaşık düşünceler zihninde bir hiza bulabilirse belki sen de yol tutabilirsin.
Yorumlar
Yorum Gönder