Çalıntı Şiir
Koşar köpekler, koşar zaman,
Ve ben kucaklamak arzusuyla yaşamı,
Kuşlara özenirim sık sık,
Yerden göğe yetmez kollarım.
Sıkışıp kalır bazen,
Dinlenmemiş göz kapaklarımda,
Bu çocukların dinlenmemiş öyküleri.
O zaman bu şehirden gidişimi,
Bir mandala eskiciye satarım.
Defteri kapattı çocuk, öğretmeninin onlar kitap okurken gökyüzüne bakıp karaladığı şeyi merak etmişti, masaya yaklaştığında kağıt orada duruyordu. O da öğretmeninin yazıp masada bıraktığı şiiri almış ve gizlice defterine geçirdikten sonra yerine koymuştu . Kelimeler yabancı değildi ona ama bu yazıdan hissettiği duyguyu bilmiyordu tam olarak. Suçluluk denebilirdi başta. İzinsiz alınmış bir şiir, bir başkasının duygularına kaçamak bir bakıştı sonuçta. İlk çaldığı şey bir şiir olmuştu. Teneffüs sona erip de herkes yerini aldığında heyecandan öğretmenine bakamıyordu. Sanki suçunu biliyordu ve onu her an tahtaya çağıracak gibi hissediyordu. Hayır buna imkan yoktu teneffüste neredeyse sınıfta kimse kalmamıştı. Sınıfta olanlar da onun ne yaptığıyla ilgilenmiyordu. Dersin bitmesine 5 dakika kala her şeylerini çantasına tıkıştırdı. Zil çaldığı gibi fırladı sırasından. Evet, yakalanmamıştı ve artık bir şiiri vardı. Hoplaya zıplaya vardı eve, annesi onu tek katlı evlerinin basamaklarında karşıladı. Sımsıkı tuttu iki yanağından da bir öpücük aldı koklayarak. Ardından okul üniformasını çıkarsın diye içeriye yolladı. Üstünü çıkardıktan sonra şiiri alıp annesinin yanına geldi. Kendisinin yazdığını söylese de annenin yüzünde inanmayan bir ifade vardı hafifçe yüzünü buruşturmuş ama çabucak ifadesiz haline geri dönmüştü. Şiirin ne anlattığını annesi de anlamamış gibi duruyordu. Yine de şefkatle derslerine çalış olur mu dedi. Annesinin onun için hazırladığı çorbayı kaşıklayıp tavuklarını beslemek için bahçeye yöneldi. Bahçeleri oldukça büyük ve ormanlığa yakındı. Annesinin şiire verdiği tepki ve şiirin çalıntı olması onu saklaması gerektiğini düşündürdü. Tavukları besleyip onlara da şiirini bir kez okuduktan sonra bahçelerinden çıkıp ormana girdi. Sonra aklına onu doğrudan toprağa gömerse yağmurda ıslanıp yok olabileceği geldi. Eve döndü. Nasıl saklaması gerektiğini bilmiyordu. Muhtemelen mutfakta bir şeyler ararsa annesine söylemek zorunda kalırdı. Evin arkasında yer alan kilerde eski bir salça kavanozu buldu kapağı küflenmişti. Bu işini görürdü. Kavanozu kollarıyla iyice sararak görünmeyecek şekilde tuttuktan sonra koşarak yeniden ormana yöneldi. Orman meşe, kayın ve gürgen ağaçları ile doluydu. Buradaki favori ağacı evlerinden de dallarını görebildiği oldukça büyük bir kayın ağacıydı. Dedesi ona kayınların çok çabuk kendi yaralarını iyileştirdiği birbirlerine karışıp kaynaştığını söylemişti. Kayın insan olsa senin gibi olur demişti. Bu tam anlamasa da çok hoşuna gitmişti. Bir ağaç olmanın nasıl hissettirdiğini merak etmiş ormanda kollarını yukarı kaldırarak bir ağaç gibi dikelmiş, gözlerini kapatmış ve rüzgarla beraber hafifçe sallanmıştı. Bu mutlaka iyi hissettiriyordu ama sıkıcı da gelmişti. Böceklerin gövdesini sardığını düşünmüş ve kendisini kaşıyamamanın rahatsızlık vereceğini fark ederek ağaç olmanın biraz zor olduğuna karar vermişti. Kavanozu yere koyarak parmaklarıyla kayının önüne bir çukur açmaya başladı. Neyse ki toprak o kadar da sert değildi. Yine de onun için büyük bir iş olduğundan hayli vaktini aldı. En iyi şekilde saklamak istiyordu. Kavanozu çukurun içine koyup toprakla üstünü örttükten sonra yapraklarla işaretler yerleştirdi. Sanki şiiri bir gömüden ziyade taze ölü gibi toprağın içinde kabarık, tümsekli duruyordu. Yaptığı iş içine sinmişti. Topraklı üstünü başını temizlemeye çalışarak evine döndü.
Öğretmeni ve annesi de onu her zaman böyle bir şiiri saklar gibi dünyadan saklamak, sakınmak istiyordu. Ona mutlu olmayı öğretmeliyim, diyordu öğretmen. Mutluluğa sahip olmakla bir ömür çürütürken biz, o bugünkü gibi mutluluğun kendisi olsun istiyorum. O şiirde geçmeyen öyküsü dinlenmiş bir çocuk.Ruhu bu yüzden diğerlerininkinden daha parlak olacak.
Yorumlar
Yorum Gönder